Bursa’da Ar-Ge ve Üniversite Sanayi İşbirliği Araştırması 2016

arge arastirma İNDİR

Bursa’da Ar-Ge ve Üniversite Sanayi İşbirliği Araştırması’nın   SONUÇ VE DEĞERLENDİRME BÖLÜMÜ

“Ülkemizde Ar-Ge ve Üniversite-Sanayi işbirliğinin önemi yeterince
kavranamamıştır”. 20 yıl önce yaptığımız araştırmanın özetinin ilk cümlesiydi.
Bugün devlet, üniversite ve sanayiciler Ar-Ge’nin ve üniversite-sanayi işbirliğinin
önemini kavramıştır. Geçmişte GSMH’nın yaklaşık binde 5’ini oluşturan Ar-Ge
harcamaları yüzde 1’e çıkartılmıştır. GSMH’daki reel artışla birlikte düşünüldüğünde
hiç de azımsanamayacak bir gelişmedir. Bugün yaklaşık 8 milyar dolar civarında
Ar-Ge’ye kaynak ayırıyoruz.
Bütün bu hızlı gelişmeye rağmen, ülke olarak ayırdığımız toplam 8 milyar
sadece Toyota ya da Samsung firmasının tek başına ayırdığı rakam kadardır.
Veya dünyanın önde gelen bir ilaç şirketinin yaptığı yıllık Ar-Ge harcamasının
yarısından biraz fazladır. Son 20 yılda dünyanın yüksek teknoloji üreten ülkeleri ile
karşılaştırdığımızda aramızdaki mesafe maalesef azalmamıştır. Özellikle G. Kore
gibi başarılı ülkelerle karşılaştırdığımızda mesafe artmıştır.
Türkiye 2023 hedefi olarak kendi otomobilini, kendi uçağını üretmek
istemektedir. Devlet yüksek teknoloji üretimini bir “beka meselesi” olarak
görmektedir. Yüksek teknoloji üretimi konusunda tüm taraflarda inanılmaz bir
isteklilik var. Bu motivasyon ileriye umutla bakmamızı sağlamaktadır.
Ancak birinci bölümde açıkladığımız şekilde, eğitimde, bilim ve teknoloji
üretiminde büyük sorunlarımız mevcudiyetini korumaktadır. Devlet, bugün yüzde
1 düzeyinde olan Ar-Ge harcamalarını yüzde 3’e çıkarsa bile, beşeri sermaye
açığını kısa sürede kapatması mümkün görülmemektedir. 15 yaş grubundaki
öğrencilerimizin bugün PISA testlerinde 66 ülke arasında matematikte
44. sırada kalması üzerinde uzun süre çalışmamız gereken konuların başında
gelmektedir. Çünkü biz bugün matematikte66 ülke arasında 44. sırada yer alan
çocuklarla 10 yıl sonra mühendis olduklarında yüksek teknoloji üreten 10 ülke arasına
katılmak istiyoruz.

Anket ve görüşme yaptığımız hem hocaların, hem sanayicilerin, hem de bazı
idarecilerin üzerinde durdukları konulardan birisini nitelikli/yaratıcı işgücü açığı
oluşturuyordu. Özellikle test sistemine ve ezbere dayanan eğitim düzeni en
çok şikâyet edilen konuların arasında yer almaktadır. Türkiye üniversite sayısını
artırmakta başarılı oldu; ancak eğitimin kalitesi konusunda sıkıntısı sürmektedir.
Her ne kadar elde somut bir veri olmadığı için çok ikna olmamış olsak da, bazı
sanayicilerin iddiası, bırakın iyileşmeyi, son 20 yılda eğitim kötüleşmiştir şeklindeydi.
Ayrıca yabancı dil öğretimindeki başarısızlığımız da, bazı sanayilerin şikâyet
konuları arasındaydı.
20 yıl önce öğretim üyeleri “sanayide Ar-Ge kültürü yok, sanayi işi montaj/
fason üretimle götürüyor” diyorlardı. Bugün de benzer şeyleri düşünüyorlar.
Ancak öncü bazı sanayi kuruluşlarında yapılan Ar-Ge faaliyetlerini takdirle anmayı
da ihmal etmiyorlar.
Bürokratik formaliteler dün de bugün de hem öğretim üyeleri, hem de
sanayiciler tarafından en çok şikâyet edilen konulardan birisi olmaya devam
ediyor. Bursa’nın en köklü üniversitesi, eğitimde paradigmatik bir değişimle
ortaya çıktı. Yerleşik üniversite kavramını terk ederek “girişimci/üçüncü nesil/
araştırma üniversitesi” anlayışını kendisine hedef olarak koydu. Bu durum Ar-Ge
ve teknoloji üretimi açısından son derece umut vericidir.
Ancak her ülkede eğitim, bilim, teknoloji, siyaset ve zihniyet dünyası “birleşik
kaplar” gibi çalışır. Bunun için ülkelerin gelişmişlik düzeylerini gösteren indeksleri,
herhangi bir istatistik programına yükleyip analiz ettiğinizde, eğitim, ekonomi,
siyaset, bilim, teknoloji vb. farklı alanlardaki değişkenlerin birbirleriyle ne derece
yüksek korelâsyon içerdiğini görebilirsiniz.
Bir diğer ifadeyle okul ilköğretimden başlayarak, eğitimde köklü bir
değişim yapmadan, Türkiye’de bilim ve teknolojide ülke sathına yayılacak
bir dönüşümden bahsetmemiz zor olacaktır. Bu sebeple bilim, teknoloji ve
eğitim gibi konuların ideolojik tartışmaların dışına çıkartılarak bir “beka meselesi”
olarak görülmesi önem taşımaktadır.
Toplumlar, sosyo-ekonomik olarak geliştikçe, kişilerin yerini kurallar alır.
Ancak bizim gibi sanayileşme sürecine Batı’dan 400 yıl sonra başlamış toplumlarda
kişiler kurallardan önce gelmektedir. Bir kurumun başına yüksek motivasyonlu biri
geldiğinde büyük bir canlanma yaşanırken, kurumun başından o kişi ayrıldığında,
adeta “kurumsal hafıza” da gitmektedir.
Kurumsallaşma, sürekliliğin olmazsa olmazıdır. Türkiye, bugün üretilen
bilginin üzerine yarın yeni bir bilgiyi koyarsa ilerlemeden bahsedebiliriz. Ancak
sürekli değişen kadrolarla bunu sürdürmek oldukça zorlaşmaktadır.

“Düşük güven kültürü” bu ülkede dün de bir sorundu, bugün de bir
sorun olmaya devam etmektedir. Sosyologların “kültür yavaş değişir” iddiasını
hatırladığımızda, muhtemelen yarın da düşük güven bir sorun olmaya devam
edecektir. Kişilerarası yüksek güven, bir toplumun sosyal sermayesidir. Güven
yükseldikçe, bireyler ve kurumlar arasında işbirliği imkânları yükselir, ekonomide
işlem maliyetleri düşer.
Güven konusunda yüzlerce yılın alışkanlığı bir anda değişmeyebilir, ancak
kişiler yerine ortak akla dayanan kuralların inşası yolunda atılan adımlar
zamanla keyfiliği ve belirsizliği azaltıp, toplumda güven düzeyinin artışını teşvik
edebilir.
Bazı kaynaklara göre Amerika’da doktora yapan Türklerin sayısı, Alman,
Fransız ve İngiliz öğrencilerin toplamından daha fazla. Geçiş dönemi ekonomileriyle
karşılaştırıldığında ise, temel bilimler ve mühendislik doktora derecesi alanlar
arasında Türk öğrenciler en başta geliyor (Sak, 2013/1). Bu Türkiye için yüksek
teknoloji üretiminde büyük bir imkân. Ancak kuralların ve kurumsallaşmanın
egemen olduğu bir toplum olamadığınızda, gelenlerin özellikle yeteneklileri belli
bir süre sonra hayal kırıklığı ile geri dönmektedirler. Çünkü onu davet eden yönetici,
o kurumdan ayrıldığında, bambaşka bir çalışma ortamıyla karşılaşabiliyorlar ya
da yapılan vaatler, ayrılan yöneticiyle birlikte unutuluyor.
Bunun yanında öğretim üyeleri ve sanayicilerin bir bölümünde iletişim
konusunda sorun yaşansa da, geçmişe göre oldukça iyileşmeden bahsedebiliriz.
Ancak sanayicilerin bir bölümü, öğretim üyelerinin çok teorik kaldığını, sanayinin
ihtiyaçlarını bilmediğini düşünüyor. Hatta bazı sanayiciler, birazda mevzuatın
zorlaması ile işbirliğine girdiklerini ifade etmektedirler. Sanayicilerle öğretim
üyeleri arasında işbirliği sıklığı arttıkça, karşılıklı güven de artıyor.
Bunun yanında sanayiciler, bazı hocaların projeden önce alacakları parayı
konuşmalarından rahatsız olduklarını ifade ediyorlar. Ancak bazı öğretim üyeleri
de sanayicilerin öğretim üyelerini bedava çalıştıracakları işgücü olarak gördüklerini
ifade ediyorlar. Yalnız kurumsallaşmış firmalarla çalışan öğretim üyelerinde bu
oran oldukça gerilemektedir.
Bunun yanında özellikle başarılı Ar-Ge çalışması yürüten kurumlarda ifade
edilen sorunlardan birisi de patent konusudur. Öğretim üyesi bu benim patentim
derken, sanayici bunu benim kurumumda geliştirdin, neden senin oluyor diye
soruyor.
Sanayiciler devletin desteğinin artarak sürmesi gerektiğine vurgu
yapıyorlar. Ayrıca desteğin sadece mali teşvik şeklinde değil, bütün dünyada
pazarlanması gibi konularda da devam etmesini istiyorlar.

Bazı öğretim üyelerine göre, sanayici Ar-Ge’nin iyi bir şey olduğunu
düşünmekle beraber, Ar-Ge’nin ne olduğunu tam olarak anlamış değildir.
Sanayicilerin yaptıkları iş, yeni bir ürün geliştirmeye dayanan Ar-Ge yapmaktan
ziyade, var olan ürünleri iyileştirmeyi amaçlayan Ür-Ge (yani Üretim-Geliştirme)’dir.
Öğretim üyelerinin büyük bir çoğunluğu, sanayide Ar-Ge kültürü olmadığını
düşünmektedir. Sanayicilerin bir kısmının ise devletten Ar-Ge desteği alabilmek
için, konuya ilgi gösterdiği söylenebilir. Türkiye’de sanayinin ağırlıklı olarak montaj/
fason üretim biçimine dayanan bir sanayi olduğu sıkça vurgulanmaktadır.

ÖNERİLER
Daha önce de ifade edildiği şekilde, devlet, üniversite ve sanayi içinde
bulunduğumuz orta gelir tuzağından kurtulmanın yolunun katma değeri
yüksek ürünler üretmekten geçtiğine inanıyor. Ar-Ge ve üniversite-sanayi
işbirliğinin geliştirilmesi için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu araştırmanın
anket ve görüşmelerinin yapıldığı şubat ayından bir kaç hafta sonra yeni Ar-Ge
kanunu onaylandı. Görüşmelerde dile getirilen birçok sorunun çözümü için yeni
düzenlemeler yapıldı. Ancak bu konuda asıl sorun mevzuattan ziyade yapısal/
kültürel özelliklerimizden kaynaklanıyor.
Anket/mülakat yapılan sanayici ve öğretim üyelerinin görüşlerini de dikkate
alarak yapılması gerekenleri ana başlıklarıyla şu şekilde sıralayabiliriz:
• Yüksek teknoloji üretiminin önündeki en büyük engel beşeri sermayedir.
Bunun için sadece üniversite yönetimlerinin ya da sanayicilerin iyi niyetli çabaları
yeterli değildir. Bazı yazarların (Şirin,2015) belirttiği gibi okul öncesinden
başlayarak eğitim sistemimizi yenileyemediğimiz sürece 10 yıl sonra dünya
sıralamasında şimdiki yerimizi korumamız başarı sayılmalıdır.
• Bilim, teknoloji ve eğitim konuları ülkenin beka sorunu olarak
görülmeli ve sanayinin ihtiyaçlarına göre, ideolojik yaklaşımlardan arındırılarak
değerlendirilmelidir.
• Acemoğlu ve Robinson’a göre (2015) Türkiye tarihsel olarak, “dışlayıcı
kurumların” egemen olduğu bir ülkedir. Dolayısıyla enerjisini büyük ölçüde iç
gerilimlerle tüketiyor. Ortak akla dayanan kapsayıcı kurumları teşvik etmek,
sorunlarımızı daha serinkanlı düşünmemizi kolaylaştıracaktır.
• Yurt dışında yaşayan doktoralı Türkler, yüksek teknoloji üretiminde
her zaman en önemli potansiyellerden birisidir. Ancak gelenlerin burada
rahat çalışabileceği, keyfilikten uzak bir çalışma ortamının hazırlanması önem
taşımaktadır.

• Türkiye, yabancı uyruklu Ar-Ge personelinin de rahat çalışabileceği bir
ortamı sağlamalıdır.
• Hepsinden önemlisi kökleri yüzlerce yıl öncesi giden kabileci sadakat
kültürü yerine, aralarında olmak istediğimiz gelişmiş ülkelerin rekabetçi
liyakat kültürünün temellerinin atılması için farkındalık yaratılmalıdır.
• Toplumda yaratıcı fikirler ve icat yapma özendirilmeli ve özellikle erken
yaştan başlayarak öğrencilerin doğal teknoloji merakı teşvik edilmelidir.
• Soru soran, sorgulayan bireyler yetiştirilmelidir.
• Teknolojinin bilimden, bilimin felsefeden, felsefinin gelişmesinin de özgür
düşünceden ayrı düşünülemeyeceği bilinmeli ve bireyler başkaları ne der diye
kaygılanmadan yeni yollar ve yöntemler aramaya teşvik edilmelidir.
• Bazen bir kurumu değiştirmek, yenisini yapmaktan zor olabilir. Dönüşüm
yapmak isteyen yöneticiler, bütün enerjilerini kökleri derinlere giden, onlarca yılın
alışkanlığını değiştirmek için tüketmek yerine, gerçekten Ar-Ge yapmak isteyen
öğretim üyelerinin teşvikinde kullanabilmeli. Öğretim üyeliğini geleneksel ders
vermek olarak algılayan akademisyenlerin karşısında Ar-Ge faaliyetlerinde bulanan
öğretim üyelerinin her alanda öncelikli olarak teşvik edilmesi artarak sürdürülmelidir.
• Eskiler, “ilim iltifata tabidir” derler. Şimdiye kadar bölümlerin
çoğunluğunda, öğretim üyesinin maaşı dışında en büyük ödülü ikinci eğitim ek
ders geliri olmuştur. Projelerden Ar-Ge yapana, bunun üzerinde ek bir gelir
imkânı sağlanması birçok öğretim üyesinin ilgisini bu alana yöneltecektir.
• Türk insanında, iktidarı elinde bulunduranlara karşı açıktan muhalefet
yapma geleneği güçlü değildir. Dönüşümcü liderlerin benimsemediği
politikalarına dışarıdan uyuyormuş gibi yapar, ama içeride bildiğini okur. Bunun
bilincinde olarak, Ar-Ge ve üniversite sanayi işbirliğinin, üniversite imkânlarının/
kadrolarının sermayenin emrine vermek olmadığı ve gerekliliği tekrar tekrar sabırla
anlatılmalıdır. Kalıcı bir değişim için uygun psikolojik iklim yaratılmalıdır.
• Genç akademisyenler, iltifatın bilimsel yetkinliğe değil, unvana olduğunu
düşünüyorlar. Bu sebeple Ar-Ge yapmaya hevesli genç akademisyenlerin daha çok
teşvik edilmesi sağlanmalıdır.
• Üniversite-Sanayi işbirliğinin en azından uygun bilim dallarında, doçentlik
kriterleri arasına alınması sağlanmalıdır.
• Bir araştırmaya göre Türkiye’de üniversite öğrencilerinin yüzde 72’si
“Bizde çok çalışan değil, dayısı olan kazanır” diyor (Bozkurt, 2000/1). Bu
anlayış öğrencilerimizi bilgiye talep eden insan olmaktan uzaklaştırıyor. Bilgiyi
talep etmeyen öğrenci karşısında en idealist öğretim üyesi dahi çaresiz kalıyor,
mesleğinden soğuyor. Toplumun her alanında “liyakat”in olmazsa olmaz

anlayışımız haline gerilmesi için farkındalık çalışmaları yapılmalıdır.
• Sanayi ile ortak yapılan tezler yaygınlaştırılmalıdır.
• Bürokratik formaliteleri azaltma yönündeki çabalar sürmelidir.
• Tarafların birbirlerinin faaliyetlerinden haberdarlığı ve faaliyetlere karşılıklı
katılımın artırılması çabaları sürdürülmelidir.
• Sanayi ve Üniversitelerin ortak dil konuşması için gerekli platformlar
oluşturulmalıdır.
• Detaylı sanayi sektör envanterleri yapılmalıdır.
• Sanayide, Ar-Ge çalışmalarına üst yönetimler sahip çıkmalı ve her
aşamada izlemelidir.
• Bazı sanayiciler, Ar-Ge’yi dışarıya karşı bir süs ya da teşvik olarak
görmekten vazgeçmeli ve gerçek Ar-Ge’ye yönelmelidirler.
• Sanayi kuruluşları, kendi öz bütçelerinden Ar-Ge’ye daha çok kaynak
ayırmalıdırlar.
• Açık Ar-Ge politikaları teşvik edilmelidir.
• Ar-Ge’nin teknoloji transferi gibi kolay ve garantili bir yol olmadığı
baştan bilinmeli ve sanayici Ar-Ge çalışmalarının geri dönüşünde sabırlı olmayı
öğrenmelidir.
Bu önerilerin bir bölümü hali hazırda uygulanmaya çalışılmaktadır. Devlet,
sanayi ve üniversite, yukarıda sayılan eksikleri tamamlama ve Türkiye’yi orta gelir
tuzağından çıkarma çabası içindedirler. Ancak karar alıcıların ve uygulayıcıların
önündeki en büyük engellerin başında yüzlerce yılın birikimi yerleşik kültürel
alışkanlıklar ve kurumsal sorunlar gelmektedir.
Her şeye rağmen geleceğe umutla bakmamız için gerekçelerimiz mevcut.
Hala genç bir nüfusumuz var. Yaşlı bir nüfusu değişime adapte etmek zordur.
Ancak iyi eğitilirse, genç nüfus büyük bir dinamizm demektir.
Nobel ödüllü iktisatçı Stiglitz (2006), tarihte hiç bir Batı Avrupa ülkesinin
geçmişte uzun süre yüzde 3’den hızlı büyümediğini söylüyor. Oysa son 35 yılda
Çin, geçmişte Avrupa ülkelerinin kaydettiği ekonomik büyümenin üç katından daha
hızlı büyümüştür.
Güney Kore’nin ve Çin’in başarısı, bugünkü dünyada doğru politikalar
izlenirse, başka ülkelerin yüzlerce yılda kaydettiği büyümenin çok daha kısa
sürede tamamlanabileceğini göstermektedir.
Neden bu ülkelerden birisi de Türkiye olmasın?

Bu yazı Uncategorized kategorisine gönderilmiş ve , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın